Doğru/yalan, iyi/kötü, güzel/çirkin anlayışları kişilere, toplumlara, medeniyetlere ve değer yargılarına göre değişirler. “Körler ülkesinde gören özürlüdür” cümlesi çoğunluğun nasıl da gerçekliği farklılaştıracağına dair harika bir ifadedir. İnsanlar atfedilen anlamın bağlamına göre diğerleriyle ilişkilerini belirler. Aynı bağlama sahipsek ya da anlayışlarımızı, algılarımızı modifiye ederek karşımızdaki muhataplarımızla ortak noktalarımızı çoğaltırsak işte o zaman karşılıklı eleştiri konuları azalmaya başlar.

Edebiyat alanında, eleştiri terimi bir edebi metnin analizini, değerlendirmesini ve yorumlanmasını yapar. Her esere göre iyi ya da kötü farklıdır. Bir başka esere göre güzel ya da çirkin olanın farklı olması gibi. Basit bir ifadeyle eleştiri; bir eser hakkında neyin iyi ve kötü olduğunu ve niçin iyi ya da kötü olduğunu kritik eder. Özgün olduğu söylenebilir. Zira yapılan hemen her şey bir başkasının yapmasına/değerlendirmesine/tarzına göre elbette özgündür. Bir eleştiri, bir edebi eserin içeriğini farklı eleştirmenler tarafından sunulan farklı kavram ve teorilere bağlar.

Farklı kavram ve teoriler; doğru yanlış, iyi kötü ayrımlarında hangi evrensel kriterlere göre ayrımda bulunur. “Metafizik açıdan bakıldığında doğru ile yanlış arasında ayrım yapan akıl ve iyi ile kötü arasında ayrım yapan ahlak birbirini bütünler” (Kalın, 2013). Akıl ahlakı savunur ve ahlak da aklı ön planda tutar. Ahlaka uygun olmayan bir akıl olabileceği gibi ahlakı ciddiye almayan bir akıl da olabilir. Sınırları ihlal eden yeni bir söylem ve tarz için, safsatalarla dolu miyop bir bakış açısı geliştirmek yerine her şeyde makul ve mantıklı olarak aşırılıklardan uzaklaşmak her zaman en doğru karar olacaktır.

“Eğer doğru ve yalan yeryüzü varlıkları olarak nazarlarımızda açık ve net bir şekilde birbirlerinden ayrıştırılabilselerdi, hakikat arayışımız gerçekte olduğundan çok daha kolay olurdu ve eğer İblis kendisini boynuzları ve çatal tırnaklarıyla birlikte gösterseydi, iyi ile kötü, doğru ile yalan arasındaki farkı görebilmek kolay olurdu. Ancak dünyamızda doğru ve yalanın, iyi ve kötünün tek sesten tanımlanmış ve farkları açıkça gösterilmiş şeyler olarak buluşması pek nadirdir. Çok daha sıklıkla gözlemlenen şey, onların birbirleriyle iç içe geçmiş olduğu ve bu karışıklıklar içinde iyi buğdayı ayrık otundan ayırmanın hiç de kolay bir iş olmadığıdır. Dünyamız iptidai bir tecrübe değildir; zıtlıklar ve eksiklikler, çatışmalar ve karşıtlıklarla doludur. Hakikat bize sunulduğunda ne kolay ne açık ne de alıkonulabilecek bir şeydir” (Lindbom, 2016). Onu anlamak ve gerçek manada kavramak o kadar da kolay değildir.

“Aslında, kendi toplumunuzda kabul gören standartları eleştirmek ve onların ahlâken yanlış olduğunu söylemek daima mümkün göründüğü için buna inanmak bana çok zor geliyor. Fakat eğer benim fikrimi kabul ederseniz, bu, insanların çoğunluğunun doğru ve yanlış konusunda ne düşündüğünün tersine, gerçekten doğru ve yanlış olanın ne olduğu hakkında bir fikir, daha objektif bir standart talep ediyorsunuz demektir. Bunun ne olduğunu söylemek, oldukça zor; fakat o, toplumun söylediklerini körü körüne izleyen insanlar olmadığımız sürece, hepimizin anlayacağı bir fikirdir” (Nagel, 2004). Bu fikir anlaşılma noktasında anlaşılır olabilir fakat uygulama konusunda sorun yaşanması her zaman mümkündür.

(Devamı gelecek...)

***