Bir kulüp düşünün.

Başkanı, daha ligin bitimine 25 hafta kala kulübü ne zaman bırakacağını söylesin.

Teknik direktörü daha ligin başında istifa etsin.

Bu işin yönetsel boyutu.

Futbol boyutuna gelirsek durum daha vahim.

Sakat 10 numaranı feda etmemen uğruna takımı adeta doğrayacaksın.

Şu an ihtiyaç duyduğun 8 numara pozisyonundaki Fred’i göndereceksin.

En skorer, bir de 10 numara da oynayabilen Talisca’yı yollayacaksın.

Bu da yetmezmiş gibi iki tane birbirine benzeyen santrfor alıp, yanlarına mental olarak bitik Kerem, bir maç oynayıp 5 maç oynamayan Greenwood’tan da bir 11 kuracaksın.

Defansa gitmeye gerek bile yok.

Bulduğunda sadece tek hamle yapabilme özelliği olan, ağır ve hata üstüne hata yapan, hantal bir Milan Skriniar’ın da cabası…

Yedek kulübende de 8 ay cezaevinde yatmış ve maçlarda kurtarıcı gördüğün bir futbolcu ile geçen sene takımdan kovulan bir İrfan’ın olacak.

Bunlar Fenerbahçe’nin kurtarıcıları…

Hal böyle olunca; 18 yıl aradan sonra gittiğin Şampiyonlar liginden tarihinin en ağır mağlubiyetlerinden birini de alırsın.

Ezeli rakibine son yıllarda hiç ezilmediğin kadar ezilirsin de…!

Tabi bu saydıklarımın temel sebebi Fenerbahçe’nin sahipsiz oluşundan kaynaklanıyor.

Çünkü; mayıs ayından sonra bırakacağını her fırsatta yineleyen ve bu söylemiyle yönetimindeki arkadaşlarını bezdiren bir Başkan’a;

Her maç sonrası ne açıklayacağı belli olmayan, istifa dilekçesini cebinde taşıyan bir Teknik adama;

Böyle bir başkanı ve teknik direktörü görüp bu kafa karışıklığıyla oynamaya çalışan futbolculara sahip bir kulüpten söz ediyoruz.

“Ben mayıs ayından sonra yokum. Kulübünüze sahip çıkın” derseniz ne teknik adamı futbolculara ne futbolcuları yönetime ne de taraftarı kulübe entegre edemezsiniz.

Baş, “sahiplik” çağrısı yapıyorsa, varın Fenerbahçe’deki sorunun büyüklüğünü siz hesap edin!

Galatasaray’ın, Beşiktaş’ın, Trabzonspor’un bu kadar güçlü olduğu bir sezonda Fenerbahçe’nin bu haliyle başarılı olma şansı mucizelere bağlı.